• Home  
  • Dört Eğilim’den Kutuplaşmaya: Özal’dan Erdoğan’a Merkez Sağ Siyasetin Dönüşümü
- Panorama - Toplum

Dört Eğilim’den Kutuplaşmaya: Özal’dan Erdoğan’a Merkez Sağ Siyasetin Dönüşümü

Özal, 1983’te milliyetçi, muhafazakâr, liberal ve sosyal demokrat eğilimleri bir parti çatısı altında sentezleyerek Türkiye’yi yeniden merkeze taşıdı. Erdoğan ise benzer dört eğilimi, kendi liderliği etrafında sürekli yeniden kurulan değişken bir iktidar koalisyonuna dönüştürdü. Sentezleyici modelden lider merkezli ve ayrıştırıcı bir ittifaka… 40 yıllık bu dönüşüm, Türkiye siyasetinin bugününü anlamanın anahtarı. 12 Eylül 1980 darbesiyle […]

Özal, 1983’te milliyetçi, muhafazakâr, liberal ve sosyal demokrat eğilimleri bir parti çatısı altında sentezleyerek Türkiye’yi yeniden merkeze taşıdı. Erdoğan ise benzer dört eğilimi, kendi liderliği etrafında sürekli yeniden kurulan değişken bir iktidar koalisyonuna dönüştürdü. Sentezleyici modelden lider merkezli ve ayrıştırıcı bir ittifaka… 40 yıllık bu dönüşüm, Türkiye siyasetinin bugününü anlamanın anahtarı.

12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte darbeyi yapanların ilk işi tüm siyasi partileri kapatmak, bu partilerin sahip oldukları varlıkları hazineye devretmek ve tüm eski siyasi liderlere siyaset yasağı getirmek olmuştu. Arkasından, yeni bir anayasa hazırlanmış ve 7 Kasım 1982’de yapılan halk oylamasıyla kabul edilmişti. Darbeden sonraki yaklaşık üç yıl boyunca siyasi partiler kapalı kaldı. 22 Nisan 1983’te çıkarılan kanunla yeni siyasi parti kurulmasına izin verildi. Sadece Milli Güvenlik Konseyi’nin onayından geçen kurucular ve sınırlı sayıda parti siyaset sahnesine çıkabilecekti. 6 Kasım 1983’te yapılan parlamento seçimleri Türk siyasi tarihine sonuçları itibariyle oldukça ilginç bir şekilde geçen seçimlerden birisi oldu.

6 Kasım 1983 seçimlerinde darbeyi yapan kadronun tercihi emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) idi ama seçimin sonuçları bekledikleri gibi olmadı. 6 Kasım 1983’te yapılan seçimlerde yüksek bir oranda oy alan Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Anavatan Partisi %45,14 oy oranıyla 400 üyeli parlamentonun 211 sandalyesini alarak tek başına iktidar olmuş, lideri Turgut Özal ise Başbakan koltuğuna oturmuştu.

Turgut Özal’ı başarıya götüren en önemli sebeplerden en önemlisi, Anavatan Partisi’ni (ANAP) kurarken Türk siyasetindeki farklı kesimleri tek bir çatı altında birleştirme politikası uygulamasıydı. Kısaca “Özal’ın 4 Eğilimi” diyebileceğimiz bu politika ile Türk siyasetindeki 4 siyasi akım ya da eğilim birleştirilmek istenmişti: Milliyetçiler, Muhafazakârlar, Liberaller ve Sosyal Demokratlar. Özal, bu yaklaşımıyla 12 Eylül 1980 darbesinden sonra parçalanan ve siyasetsiz kalan seçmeni yeniden merkeze çekmeyi amaçlamıştı ve bunda da başarılı olmuştu.

Özal’ın 4 eğilimi birleştirme politikası, sadece tek başına iktidara gelmesini sağlamadı; Türk siyasetinde uzun süre etkili olan merkez sağ bir kitle partisi modeli meydana getirdi. Devlet yönetiminde hızlı ve köklü başarılar elde etmesini sağladı. Bu politika, partinin 1984 yerel seçimlerini ve 1987 genel seçimlerini de kazanarak gücünü korumasını sağladı. 1980 öncesinde yaşanan sert sağ-sol kutuplaşmasını, sokak çatışmalarını ve farklı fraksiyonları aynı masada eriterek bitirdi. Köylü, esnaf, dindar, milliyetçi ve seküler şehirli seçmenleri tarihte ilk kez bu kadar büyük bir oranda aynı çatı altında topladı. Bu durum ekonomiye de olumlu yansıdı. Serbest piyasa ekonomisine geçiş hızlandı; Türkiye ithal ikameci modelden ihracata dayalı büyüme modeline başarıyla geçti.

Dört eğilimi birleştirme politikasının ömrü uzun olamadı. Turgut Özal’ın 1989’da Cumhurbaşkanı seçilerek Çankaya’ya çıkmasıyla birlikte karizmatik liderliğini yitirdi ve partisi üzerindeki kontrolü zayıfladı. 1987 yılında yapılan referandumla siyasi yasakları kalkan eski siyasi liderler sahneye dönerek kendi kitlelerini yanlarına çektiler. Anavatan Partisi içinde Özal sonrası yaşanan iç çatışmalar ve liderlik mücadeleleri, seçmenlerin ideolojik partilerine dönmesine yol açtı. Sonuçta bu politika çöktü ve ANAP’a 1991’de tek başına iktidar olma kapısını kapattı, koalisyonlar ve karışıklıklar döneminin kapısını açtı.

1990’lı yıllar Türk siyasi tarihine ekonomik krizler, istikrarsızlık ve erken seçimlerle damga vuran “Koalisyonlar Dönemi” olarak geçti. Ülke bu dönemde adeta bir fetret devri yaşadı. 28 Şubat 1997’de yaşanan post-modern askeri müdahale ve 2001’de yaşanan büyük ekonomik kriz dönemin sembol gelişmeleriydi. Yapısal reformların yapılamaması, yüksek enflasyon ve terör olayları toplumsal yorgunluğu artırmıştı. Yaşanan bu tıkanıklık, Kasım 2002 erken seçimlerinde mevcut tüm partilerin baraj altında kalması ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin (AKP) tek başına iktidara gelmesiyle kesin olarak son buldu.

Erdoğan’ın ve AKP’nin de kendi dört eğilimi vardı ilk yıllarda. Aslında, eğilimden çok koalisyon diye de tabir edebiliriz. İlerleyen yıllar gösterecekti ki, Erdoğan bu koalisyona ihtiyaç duyuldukça yeni aktörler alacak, ihtiyaç kalmadıkça ya değiştirecek ya da tasfiye edecekti. Belki, bunu, siyasetin masasında oturan Erdoğan’ın elindeki aktör kartlarını karması ve ihtiyaç duyduğu koalisyonları tekrardan oluşturması olarak da tabir edebiliriz.

AKP başlangıçta kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlıyordu. İçinden geldikleri Siyasal İslamcı kimlikten uzaklaşarak daha geniş bir merkez seçmenine ulaşmaya çalışmıştı. Bu bir anlamda, toplumun farklı kesimlerini “muhafazakâr demokrat” çatı altında toplama düşüncesiydi. AKP, artık muhafazakâr, milliyetçi, liberal ve sosyal demokrat kesimlerden oy alabilen bir partiydi. İlk yıllarında oldukça başarılı da oldu. Daha fazla demokratikleşme ve insan hakları, AB üyeliği perspektifi, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele söylemi, piyasa ekonomisi ve özel sektöre verilen vaatlerdi bunu yaptıran.

Bu tablo 2011 yılından itibaren değişmeye başladı. Ergenekon ve Balyoz operasyonları ve davaları ile geriletilen askeri vesayet, Erdoğan’ın özgüvenini dolaylı olarak artırmış oldu. AKP 12 Haziran 2011 seçimlerinde yaklaşık %50 oyla üçüncü kez iktidara geldi. Bu seçim, Erdoğan’a çok daha güçlü bir meşruiyet ve özgüven kazandırdı. Hemen arkasından askeri vesayeti kaldırma yolunda yetişmiş insan gücünden faydalandığı Gülen Hareketi’nin üzerine gitmeye başladı. Aynı dönemde AKP’nin liberal kanadı zayıflamaya başladı.

Erdoğan, rakip veya ortak olarak gördüğü kesimleri ortadan kaldırma amacıyla siyaseti daha fazla merkezileştirmeye ve kutuplaştırmaya başladı. Asıl dramatik değişim 2013 yılında gerçekleşti. Önce Gezi Parkı protestoları, ardından 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları geldi. Aynı yıl Erdoğan ile Gülen hareketi arasındaki ittifak açık bir güç mücadelesine dönüştü. 2011-2013 dönemi, AKP’nin demokratikleşmeci imajından daha otoriter bir siyasete geçiş açısından kritik bir eşik oldu.

Gezi Parkı olaylarını ve 17-25 Aralık’ı yalnızca bir protesto gösterisi ve yolsuzluk soruşturması olarak değil, Erdoğan açısından iktidarının ve devlet üzerindeki kontrolünün tehdit edildiği bir dönüm noktası olarak görmek mümkün. Bu yaşananları bir “darbe girişimi” olarak yorumlayan Erdoğan, liberaller, demokratlar ve Gülen Hareketi ile açık bir çatışmaya girdi. Bu noktadan itibaren AKP’nin ilk yıllarındaki liberal-demokratik reform koalisyonunun unsurları birer birer kopmaya başladı.

2013-2015 arasında Erdoğan aynı zamanda Kürt meselesinde çözüm süreci de yürütüyordu. Bir tarafta Gülen Hareketi ve Gezi destekçileri ile çatışma yaşanırken, diğer tarafta PKK/Öcalan ile müzakere sürdürülüyordu. Fakat 2015’te çözüm sürecinin çökmesi, Suriye’deki gelişmeler ve HDP’nin yükselişi Erdoğan’ın hesaplarını değiştirdi. En önemlisi, 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP ilk defa yenilgiyi tattı ve tek başına hükümet kuracak çoğunluğu kaybetti. Koalisyon görüşmeleri bilinçli olarak uzatıldı ve ülke yeni bir seçim atmosferine daha sokuldu. 7 Kasım 2015 seçimleri öncesindeki terör ve güvenlik ortamından ürken seçmen yeniden AKP’yi tek başına iktidar yaptı. Erdoğan yeniden siyasi koalisyon kartlarını karmaya başladı.

Tüm bunlardan sonra yaşanan ve hâlâ üzerindeki sis perdesi aralanamayan 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin Erdoğan ve AKP üzerindeki etkisi bambaşka ölçekte oldu. Erdoğan, “Allah’ın bir lütfu” olarak gördüğü 15 Temmuz sonrasında sadece ülkenin rejimini değiştirmekle kalmadı; daha önce farklı aktörlerle kurduğu ilişkileri yeniden düzenledi. Bu nedenle 15 Temmuz’u Erdoğan’ın siyasi koalisyonunda büyük bir yeniden yapılanmanın katalizörü olarak görmek mümkün.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi Erdoğan’ın devletçi-milliyetçi bürokrasi, bazı ulusalcı çevreler ve derin devlet yapılarıyla yeni bir iktidar koalisyonu kurmasının önünü açtı. Daha önce AKP’nin karşısında bulunan Ergenekoncu, ulusalcı, devletçi ve Avrasyacı çevrelerle pragmatik yakınlaşma meydana geldi. 2017 anayasa değişikliği referandumuyla parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi, bu dönüşümü kurumsallaştırdı.

Siyasi güç Erdoğan’ın şahsında ve Cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaştırıldı. Bu şekilde parti-devlet ilişkisi güçlendi. Ülke bir parti devleti haline getirildi. Seçimler ortadan kalkmadı ama seçimli otoriterlik sistemi ortaya çıktı. Devlet içindeki denge-denetleme mekanizmaları zayıfladı. Bürokrasi üzerindeki siyasi kontrol arttı. Liyakate değil sadakata dayalı bir yapı oluşturuldu. Parlamento işlevsizleştirildi. Tek bir kişinin iradesine dayanan bir yapı oluştu. Böylece, Erdoğan’ın mitinglerde sık sık tekrarladığı “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganının içine fiilen “tek adam” tabiri de eklenmiş oldu.

Özal ile Erdoğan’ın eğilimleri arasındaki temel farklar işte tam da burada ortaya çıkıyor. Erdoğan’ın kurduğu sisteme, farklı ideolojik akımların ya da eğilimlerin bir parti içinde sentezlenmesinden çok, farklı siyasi ve toplumsal güçlerin Erdoğan liderliği altında ihtiyaç duyduğunda oluşturduğu ya da değiştirdiği değişken bir iktidar koalisyonu olarak tabir edebiliriz. Özal farklı eğilimleri ANAP içinde birleştirmeyi başararak iktidar olmuştu. Erdoğan farklı güçleri kendisinin merkezde olduğu, iplerini ve kontrolünü elinde tuttuğu devlet yapısı ve iktidar sistemi içinde birleştiriyor.

AKP’nin kurulurken başlangıçta vaat ettiği çoğulcu ve reformcu siyaset, geçen 25 yıl içerisinde iktidarın merkezileşmesine, bir kişinin şahsında toplanmasına ve devlet kurumlarının bu kişi ve siyasi iktidara daha fazla bağımlı hale gelmesine dönüştü. Özal farklı siyasi eğilimleri bir parti içinde sentezlemeye çalışırken, Erdoğan farklı güç merkezlerini kendi liderliği etrafında oluşturduğu değişken ittifaklarla sürekli bir arada tutmayı tercih etti. Bu açıdan Erdoğan dönemi, Türkiye’de “merkez siyasetin genişlemesinden, lider merkezli iktidarın kurumsallaşmasına” geçiş olarak okunabilir.

Erdoğan şimdilerde yeni bir koalisyon kurmuş durumda. Bu koalisyonda birbirine benzemez dört eğilimi bir araya getirmeyi başardı. Kimler var bu koalisyonda? Milliyetçiler, Siyasal İslamcılar, Ulusalcı çevreler ve Kürt siyaseti bulunuyor. Milliyetçileri MHP ve kadroları oluşturuyor. Muhafazakârları Siyasal İslamcılar oluşturuyor. Diğerleri ancak Erdoğan’a biat ederlerse makbul sayılıyor. Biat etmeyen Gülen Hareketi, Süleymanlılar Cemaati ve Furkan Vakfı makbul olmayan muhafazakârlar. Ulusalcı çevreleri Ergenekoncular, Avrasyacılar ve derin yapılar oluşturuyor. En ilgincini Kürt siyaseti kesimi oluşturuyor. Önceleri sadece Hizbullah Partisi koalisyondaydı, şimdi bir zamanlar meydanlarda yuhalattığı PKK lideri Abdullah Öcalan ve DEM Parti de eklendi.

Ülke olarak ilginç günlerden geçiyoruz. Özal’ın “dört eğilim” modeli yerini Erdoğan’ın liderliği etrafında şekillenen değişken bir “iktidar koalisyonu” ya da “ittifak” modeline bıraktı. Özal’ın 1983’teki dört eğilimi birleştirme siyaseti başarılı olmuş ve olumlu neticeler vermişti. Özal’ın modeli sentezleyiciydi. Erdoğan’ın modeli lider merkezli ve ayrıştırıcı. Erdoğan’ın modeli şimdiden toplumu bölmüş durumda. AKP, bir zamanlar “teröristbaşı” ya da “bebek katili” olarak adlandırılan Öcalan’a şimdi “barış koordinatörü” denilmesini ve PKK’lı teröristlere üstü örtülü af getirilmesini topluma açıklamakta zorlanıyor. Muhafazakâr bir partinin muhafazakâr cemaat ve vakıflara operasyon üstüne operasyonlar yapmasını izah edemiyor.

Bu ittifakın sonuçlarını tüm ülke bizzat tecrübe ederek öğrenecek. Özal’ın dört eğilimi Türkiye’yi yeniden merkeze taşımış ve güçlendirmişti. Erdoğan’ın dörtlü ittifakının Türkiye’yi nereye taşıyacağının hükmünü ise siyaset değil, zaman ve tarih verecek.

Görsel Kaynağı: https://www.webtekno.com/siyasetcilerle-ikoniklesmis-el-hareketleri-h134507.html

Dr. Murat Erdem

Dr. Murat Erdem

Yazar / Analist

murat.erdem@fatihglobal.org

Your license hasn’t been activated yet. Activate it now!