• Home  
  • Teveccüh, Umut, Acı, Hayal Kırıklığı ve Baskı: Türkiye Siyaseti Bu “Yeni” Çıkışa Aşina mı?
- Avrupa - Orta Doğu - Politika - Toplum

Teveccüh, Umut, Acı, Hayal Kırıklığı ve Baskı: Türkiye Siyaseti Bu “Yeni” Çıkışa Aşina mı?

Türkiye’de siyasal güvenin zayıfladığı bir dönemde kurulan Yeni Parti, toplumsal muhalefetin umut arayışına yanıt verebilir mi? Bu analizde, geçmiş siyasi hareketlerin deneyimlerine bakarak yeni oluşumun güven, kapsayıcılık ve özgün dil sınavı değerlendiriliyor.  Belki alışılmış ve çok kullanılan bir ifade olacak ama Türkiye’de siyaset nicedir çözümün değil, adeta sorunların kaynağı hâline gelmiş durumda. Bu sebeple siyaset […]

Türkiye’de siyasal güvenin zayıfladığı bir dönemde kurulan Yeni Parti, toplumsal muhalefetin umut arayışına yanıt verebilir mi? Bu analizde, geçmiş siyasi hareketlerin deneyimlerine bakarak yeni oluşumun güven, kapsayıcılık ve özgün dil sınavı değerlendiriliyor. 

Belki alışılmış ve çok kullanılan bir ifade olacak ama Türkiye’de siyaset nicedir çözümün değil, adeta sorunların kaynağı hâline gelmiş durumda. Bu sebeple siyaset kurumuna güven tüm zamanların en düşük seviyesinde. Buradan çıkış için kaybolan güvenin yeniden inşası ve toplumdaki çözüm beklentilerinin adresi olarak yeni bir partiye ihtiyaç olduğu ortada.

Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu önderliğinde CHP’den ayrılarak kurulan Yeni Parti, başlangıç itibarıyla halkta bir heyecan uyandırmışa benziyor. Oluşan bu heyecanın dalgalar halinde genişlemesi, serpilip büyümesi, kalıcı bir siyasi umuda dönüşmesi, bu partinin önümüzdeki günlerde yapacakları, söylemleri, siyasetini oturtacağı felsefi (ideolojik değil) zemin ve sorunlara yaklaşımındaki ilkesel yaklaşımlarıyla doğrudan bağlantılı olacaktır. Açıkça ifade etmek gerekirse, Yeni Parti’nin kaderini epeyce bir zamandır büyük hasar alan, toplumsal muhalefetle kurumsal siyaset arasındaki (gerek iktidar gerekse muhalefet partileri bakımından) güvenin yeniden inşası belirleyecektir.

Tarihi Hatırlamak

Türk siyasetinde yüzlerce parti kurulmuştur ancak bunların pek azı halkın talepleriyle örtüşen kendi programını siyaset etme konusunda güçlü bir bağ ve güven inşa edebilmiştir. Başarılı olanları kronolojik olarak hatırladığımızda 1950’lerin Demokrat Partisi “Yeter, söz milletindir” sloganıyla halkı kendi arkasından sürüklemeyi başarmıştı. Bu partiyi cazip kılan ve halkın gönlünde yer etmesine vesile olan şey, kurucu iktidar partisinin CHP içerisinden ayrılırken onlardan hangi konularda ayrıştığını daha anlaşılır, net, açık ve cesur biçimde ifade etmesi olmuştur.

1960’lı yıllarda Demirel’in Adalet Partisi ise kendisini halka sunarken daha çok sanayileşme, ekonomik hamleler ve 27 Mayıs Darbesi sonrasında oluşan mağduriyetleri vurgulayarak iktidar olmayı başarmıştı. 1970’lerde ise Bülent Ecevit liderliğindeki CHP, “Toprak işleyenin, su kullananın” ve “Ne ezen ne ezilen; insanca, hakça bir düzen” sloganlarıyla kendisini sosyopolitik açıdan yeniden konumlandırdı. Böylece “Karaoğlan” adıyla ünlenen Ecevit’in CHP’si, yaklaşık yüzde 41 oy alarak tarihî zirvesine ulaştı. Buna göre, 1960’larda Demirel’in adalet ve sanayileşme vurgusu, 1970’lerde ise Ecevit’in devlet ve seçkinler yerine bireyi ve toplumu önceleyen siyasal doktrini halkta karşılık bulmuştu.

1980’lerde ise bir başka lider halkta karşılık bulmayı başarmıştı. Bu kişi, pragmatist tutumu, ekonomist bakış açısıyla ve kararlı bir lider olma vasfıyla Turgut Özal’dı. Özal “büyük transformasyon” sloganı ve “teşebbüs, vicdan, düşünce ve ifade özgürlüğü” gibi terimlere vurgu yaparak Türkiye’deki endüstriyel dönüşümün ve özgürlüklerin öncüsü olmuştu. Yeni bir ekonomik model ideali, yapılan uluslararası açılımlar ve değişim vurgusu Özal’ın kitlelerin arkasında toplanmasını sağlayan özellikleriydi. Sahiciydi. Kendisiyle barışıktı. Dünyaya açıktı ve aynı zamanda eleştirileri de kendinden önceki liderler gibi gülerek karşılayabilme olgunluğuna sahipti. Belki bugünün gençleri bilemez ama o günlerde ülke yöneticilerini eleştirmek hapishanelerle tanışmanın en sık rastlanan kestirme (!) yolu değildi.

1990lar, Türk siyaseti açısından kayıp dönem olarak anılabilir. Gerek felsefesi gerekse uygulamalarıyla çok özgün biçimde öne çıkmış yeni bir lider veya liderlerden söz etmek pek olası değil.

2000’li yıllarla birlikte “Yoksulluk”, “Yasaklar” ve “Yolsuzlukla Mücadele” gibi konulara vurgu yaparak ortaya çıkan Erdoğan halkta güçlü bir karşılık buldu. Bu yeni lider, siyasal İslamcı gömleğini çıkardığını ifade etmiş ve siyasetinin merkezine demokrasiyi, hukuku ve Avrupa Birliği sürecini koyduğunu sıklıkla tekrarlamıştı. Ayrıca “Güçlü Türkiye’yi” kuracaklarının ve bunu da yaparken demokrasinin ve özgürlüğün önündeki engelleri kaldıracaklarını yani yasaklarla mücadele edeceklerinin sözünü verdi. Zengin-fakir uçurumu, gelir adaletsizliği ve hakça bölüşüm vurgulamalarının yanı sıra yoksulluk ile kapsamlı mücadele vaadi de kitlelerde heyecan uyandırmıştı. Erdoğan’ın halkta karşılık bulan bir diğer siyasal söylemi de “yolsuzlukla topyekûn mücadele” manifestosu olmuştu. Bu söylemlerle halkın desteğini alan Erdoğan iktidarının ilk on yılında işler yolunda gidiyor gibiydi.  

Ancak yakın zamanda tutuklanan komedyen Deniz Göktaş’ın gösterisi esnasında kullandığı “Recep Tayyip Erdoğan’ın utangaç bir diktatörden, kendi kimliğiyle barışık bir diktatöre geçişi…” sözlerinin de yansıttığı üzere, yazarın değerlendirmesine göre ülkeyi yönettiği 24 yıl içerisinde Erdoğanizmin üç Y’sinin boyasının döküldüğü ve eski Erdoğan’ın yeni sürümünün ülkeyi ele geçirdiği günlerdeyiz. Erdoğan’ın 2002’de halkın teveccühünü alan ve siyasette umut vadeden kazanımlarıyla ortaya çıkan sinerjisi ve bu sayede oluşturduğu toplumsal heyecan; demokrasi, özgürlük, hukuk, adalet, yolsuzluklarla mücadele, yoksulluğu yenmek gibi başlıklarda ısrar ederek halktan yana tavrını sürdüremedi. Bilakis liderlik sürecinde halkın gücüyle iktidar olup, geçen yıllar içinde iktidarını devlet gücüne dayayarak sürdürmeyi yeğledi. Gelinen aşamada bugünün Türkiye’si; gelir adaletsizliğinden insan hakları ihlallerine kadar her alanda en kötü rekorların sahibi olmanın yanı sıra, adalete olan güvenin -darbe dönemlerinde dahi görülmediği oranda- irtifa kaybettiği ve muhalif seslerin yargı yoluyla baskılandığı yönündeki eleştirilerin arttığı ve medyanın büyük bölümünün kontrol altında olduğu değerlendirmelerinin yaygınlaştığı ve demokrasinin adeta mumla arandığı bir korku ve ümitsizlik girdabına sürüklenmiştir.

Türk siyasetinin kısa bir özetle hafıza tazelemesi yapıldığında, Erdoğan rejimi kadar uzun süreli hâkimiyet kurmuş bir liderden bahsetmek mümkün değildir. Bugüne gelindiğinde vadettiklerinin tam tersine yelken açan, başlangıçtaki manifestosunu adeta altüst etmesine rağmen hâlâ (24 yıldır) Türkiye’yi yöneten bir Erdoğan gerçeği var. Ülkede tüm göstergeler düşen bir uçağın kadranını anımsatırken Erdoğan hâlâ şaşırtıcı bir şekilde iktidarını sürdürebiliyor. Yazarın değerlendirmesine göre bunun sırrı, devletten devşirilen güç ve kamu kaynaklarının kullanımıyla bağlantılı olarak kurumsal muhalefetin dizayn edilmesinde saklı gibi gözüküyor. Nitekim Erdoğan rejimi halk nezdinde eski popülaritesini mumla ararken muhalefetin oylarının beklenilen oranlarda artmaması da iktidarın güdümlü ve parçalı muhalefet stratejisinin sonucu olarak yorumlanabilir. Kontrollü muhalefet sayesinde kendi oyları artmasa dahi, muhalifleri sandıktan uzak tutmak veya muhalefeti parçalayarak yoluna devam etme politikasının Erdoğan’ın siyaset kurnazlığı (kimilerince siyasi dehası) hanesine yazılması isabetli olur.

Yeninin Siyasal Retoriği ve Sosyopolitik Tabanı

Erdoğan’ın söz konusu siyasi stratejileri bu sefer belki de ayağına dolanan bir sonuç doğurabilir. Yeni Parti, tam da bu iktidar kurnazlığının pek de hesaplanamayan sonuçlarından biri olarak ülke siyasetine girerken sıkışmış siyasetin önünü açabilir; öfkeli, kararsız veya sessiz yığınların ve ülkenin yeni şansı olabilir. 

Ülke siyasal tarihinin gösterdiği şu ki: toplum tarafından önemli oranda karşılık bulmuş tüm siyasi liderlerin ortak noktada buluştukları hususlardan biri, zamanın ruhunu doğru okumalarıdır (kısmen veya tamamen). Bu liderlerin tutumları; çoğunlukla statükoya, ezberlere veya dayatmalara itiraz ettikleri gibi, devletten ziyade halka dayanarak gerektiği yerde ve zamanda ise siyasi cesaret göstermek üzerine şekillenmiş oldukları not edilebilir. Ayrıca geçmişte başarılı olan siyasi hareketlerin ortaya çıktıkları siyasal-toplumsal habitata bakıldığında görülüyor ki: mevcut iktidarın söylem ve eylemleriyle umut ve heyecan yaratmak yerine öfke ve bıkkınlığa yol açması, çözümden ziyade şikâyetlerin odağı hâline gelmesi veya söylemleriyle eylemleri arasındaki makasın giderek açılması muhalefet yapısında kabuk değişimine yol açmış ve tüm bunların sonunda oluşan toplumsal muhalefetin mevcut dertlere çözüm üretecek yeni adres arayışlarına yönelmesine sebep olmuştur.

Günümüz Türkiye’sinde kararsızlar, protest oylar ve çeşitli muhalefet partilerine verilen oylar dikkate alındığında halkın önemli bir kısmının Erdoğan iktidarından bıktığı, hatta bu muhaliflerin hatırı sayılır bir kısmının ise iktidara öfke duyduğu söylenebilir. Şu hâlde halkın ana gövdesinin mevcut iktidara farklı gerekçelerle de olsa sırtını döndüğünü söyleyebiliriz. Ancak iktidara sırtını dönen bu kitlelerin sorun olarak gördüğü, içine düştüğü önemli bir çıkmaz da peşinden koşacakları ve güven duyacakları (yıllardır oy verdikleri muhalif liderlerin kendilerinde oluşturduğu hayal kırıklığı not edildiğinde) bir muhalif adres bulamamış olmalarıdır.

Yeni bir siyasi oluşum için zeminin müsait olduğu açıkça görünüyor. Özel ve İmamoğlu ekibinin, yargı süreçlerinin siyaset alanını şekillendirdiği yönündeki itirazlarının halkta bir karşılığının olacağı da beklenebilir. Ayrıca sosyal, ekonomik, hukuki ve demokratik alanlardaki sorunların bıktırdığı halk, güçlü bir toplumsal muhalefetin doğaçlama bir şekilde ortaya çıkmasına yol açmaktadır. 

Bu olgular ışığında, Özel-İmamoğlu önderliğindeki yeni siyasi oluşum açısından birçok tuzak ve zorluğun yanı sıra önemli bir fırsat penceresi de var gibi. Ancak elde edilecek başarılar, söz konusu fırsatların neler olduğu ve bunları nasıl değerlendirecekleriyle doğrudan bağlantılı olacaktır. Yeni Parti’nin akıbetini, önümüzdeki günlerde gerek Türk siyasal tarihinden alacağı dersler gerekse bugünkü siyasi konjonktürü doğru okuma yeterliliği belirleyecek; siyasi ömrü de atacağı adımlar ve stratejik hamlelere bağlı olarak şekillenecektir. Birtakım haklı gerekçeler ve toplumsal sinerjinin ürettiği yeni bir siyasi oluşum ekosisteminin varlığı, Özel ve İmamoğlu’na ülke siyasetinin tarihî bir dönemecinden geçerken almaları gereken yine tarihî bir sorumlulukla karşı karşıya bulunduklarını hatırlatıyor.

Yeni siyasi oluşumun elindeki avantajları güçlü bir şekilde sahaya yansıtması için yapması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz: Akıllarıyla cesaretlerini birleştirip kendilerini tarihe hapsetmeden, ama kendi tarihlerinden çıkaracakları olumlu derslerle de bugüne bakmalarında yarar var. Ayrıca, geçmişin yükleri ile uğraşmak yerine bugünün sorunlarını nasıl çözeceklerine odaklanıp geleceğin vaatlerini ortaya koyabilirler. Onlar açısından bir diğer öncelikli konu ise büyük bir beklentiyle bu oluşumun peşine düşen halk içindeki toplumsal muhalefet grubunu tüm yönleriyle ve bileşenleriyle doğru analiz ederek onların beklentilerine uygun siyasal politikalar, söylemler ve çözüm önerileri geliştirmek olmalıdır. Bu yöntem ve bakış açısıyla konulara yaklaşacak yeni siyasi oluşumun iki önemli gerçeği bir arada değerlendirme kapasitesi başarılarının da belirleyicisi olacaktır.

Zamanla otoriterleştiği eleştirilerine konu olan Erdoğan iktidarına karşı, topluma dayanan ve bireyi önceleyen yeni siyaset akımı ve söylemi, Yeni Parti bakımından konuşlandığı yeri utangaç bir tavırla değil, fakat en az muhalif olduğu baskıcı idarenin sahip olduğu özgüvenle ve aynı açıklıkla ortaya koyma cesaretine sahip olmalıdır.  İktidardan uzaklaşan kitlelerin, bir diğer deyişle, toplumsal muhalefetin kurumsal muhalefetle yaşadığı hayal kırıklıklarını ortadan kaldıracak politikalar üretebilmesi Yeni Parti’nin önemli bir sorumluluğudur. Özellikle mevcut iktidarın kullandığı şeytanlaştırıcı, ötekileştirici, düşmanlaştırıcı, değersizleştirici, ayrıştırıcı veya damgalayıcı kavramlarla arasına mesafe koyarak kendi politik sentaksını ve ifade tarzını oluşturmalıdır. O hâlde, Yeni Parti savunduğu değerler ve ilkeleri çerçevesinde özgün kavramlarını üretmeli, kendi pozitif siyasal literatürüyle halka ulaşmayı hedefleyen yeni bir siyaset tarzı ve anlayışla farkını ortaya koymalıdır. Böylesi bir metodoloji, “Yeninin neresi yeni?” sorusunun sürekli dillendirileceği akılda tutulduğunda asla ihmal edilmemelidir.

Devlete yaslanan ve devletin gücünü kullanan otoriter ve baskıcı bir siyaset anlayışından ayrıştığı ölçüde yeni oluşum, halkın beklentilerine cevap verecek ve halkın ümidi olacaktır. Özellikle mevcut siyaset aktörlerinin halkta oluşturduğu güven sorununu aşabilmesi adına sahici ve içten söylemler üzerinden yürüteceği iletişim stratejisi yeni oluşumun başarısı açısından bir diğer belirleyici olacak etkendir. Aksi hâlde iktidarın siyaset etme biçimi ve siyaset terminolojisi kısmen dahi ödünç alındığında, yeni oluşum hızlı bir şekilde (ve pek de farkına varmadan) zihinsel olarak kendisini iktidarın çizdiği oyun alanının içerisine hapsedecek ve hızla eskiyecek ve manevra alanını daraltacaktır. Son on beş yılda kurulan birçok siyasi partinin başlangıçta oluşturduğu heyecanı sürdürememesinin en temel nedeni muktedirin zihin ve söylem dünyasına kendini teslim etmesidir.  Oysa her iddialı yeni oluşum muhalefet ettiğinden ne kadar ayrıştığını ortaya koymasıyla doğru orantılı olarak kitleler üzerinde etki uyandırır, gelişir; kapsayıcılığıyla ve sahiciliği ölçüsünde toplumda güven inşa eder, gerçekçi çözüm önerileriyle ise uyandırdığı heyecanı sürekli kılabilir. 

Görsel Kaynağı: https://www.rte.ie/news/world/2026/0525/1575065-turkey-politics/

Azra Bulut

Azra Bulut

Yazar / Analist

azra.bulut@fatihglobal.org

Your license hasn’t been activated yet. Activate it now!