İran ve Donald Trump yönetimi arasında uzun süredir beklenen dördüncü tur müzakereler 3 Mayıs cumartesi yapıldı. Görüşmelerin bu kez daha üst düzey ve doğrudan olması bekleniyordu; bu da sürecin ciddiyetini ve beklentiyi arttıran bir durum. Müzakere sonrası İran’ın Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, “Amerikalı yetkililerin çelişkili açıklamaları müzakerelere yardımcı olmuyor ve elbette ilkeli tutumumuzda ısrar etme kararlılığımız üzerinde hiçbir etkisi olmuyor. Amerikan tarafı, İran’ın nükleer silaha sahip olmaması yönündeki taleplerinde samimiyse birçok sorun çözülebilir çünkü biz nükleer silah programımız olmadığını ortaya koyduk.” dedi. Bir sonraki müzakerenin yeri ve zamanı henüz bilinmiyor. Ancak Trump yönetimindeki Beyaz Saray İran için çelişkiler ve belirsizlikler taşımaya devam edeceği görünüyor.
Trump’ın geçmişteki sert açıklamaları ve zaman zaman askeri güce yaptığı göndermeler, bazı kesimlerde Amerika’nın bu müzakerelerden nihayetinde galip çıkacağı algısını oluşturmuş olabilir. Özellikle İran’daki bazı medya organları ve yurt dışındaki Farsça yayın yapan platformlar, süreci ABD’nin zamanında Libya ile yürüttüğü ve Libya için olumsuz sonuçlar doğuran müzakerelerle karşılaştırıyor.
Ancak bu benzetme eksik bir kıyas olabilir. Libya örneği, Trump dönemine değil, önceki Amerikan yönetimlerine dayanıyor. , ABD’nin bugün muhtemel diplomatik manevralarının ön görülebilmesi, hatta tarafların olumsuz gelişmelerin önünü alabilmesi, Trump ile doğrudan müzakere etmiş ülkelerin deneyimlerine bakarak daha tahmin edilebilir olur. Çünkü Trump’ın müzakere tarzı önceki başkanlardan oldukça farklı: doğrudan, zaman zaman agresif, ama gerektiğinde sürpriz şekilde geri adım atabilen bir profil çiziyor. Afghanistan, K.Kore veya son dönemlerde gündeme gelen Meksika ve Kanada ile olan gerilimler bu kapsamda bir perspektif sağlıyor.
Taliban: Zamanlamayı İyi Kullanan Bir Örnek
Afganistan örneği bu açıdan dikkat çekici. Trump, başkanlığının ilk döneminde Afganistan’daki Amerikan askeri varlığını azaltmak istiyordu. Bu amaçla doğrudan Taliban’la görüşmelere başladı. Katar’ın başkenti Doha’daki müzakerelerde, Taliban kağıt üzerinde bazı taahhütlerde bulundu: ABD ve NATO güçlerine saldırmayacak, El Kaide gibi grupların Afganistan’a dönmesine izin vermeyecekti.
Karşılık olarak, ABD de kademeli asker çekmeyi ve bazı Taliban mensuplarını serbest bırakmayı kabul etti. Bu anlaşmaların ardından Amerikan askerleri çekilmeye başladı. Trump seçimleri kaybetti, yerine Biden geldi. Taliban ise oluşan boşluğu değerlendirerek hızla harekete geçti ve Afganistan’daki ABD destekli hükümeti devirdi. Bugün ülkeyi Taliban yönetiyor.
Kuzey Kore: Siyasi Konumunu Güçlendirme Stratejisi
Kuzey Kore de benzer bir yol izledi. Trump yönetimi, Kim Jong-un’u sert bir dille eleştiriyor, hatta alaya alıyor, bu nedenle gerilim tırmanıyor ve askeri güç kullanımı ihtimali konuşuluyordu. Ancak 2018’de Kim Jong-un Trump ile Singapur’da masaya oturdu. Görüşmelerde, teorik olarak nükleer silah çalışmalarının bırakılması karşılığında tüm yaptırımların kaldırılması konuşuldu. Bu süreç, Kuzey Kore liderinin küresel düzeyde siyasi pozisyonunu güçlendirdi.
Ancak ikinci zirvede anlaşmaya varılamadı. Müzakereler yavaş ilerleyince, Kim görüşmeleri sonlandırdı. Bugün geriye bakıldığında, bu süreçte somut bir kazanç elde eden taraf Kuzey Kore oldu; Trump ise diplomatik alanda istediğini alamadı.
Kanada ve Meksika: Net Tavrın Sonuçları
Trump yönetimi, ticaret anlaşmalarında da benzer bir çizgi izledi. NAFTA’dan çıkıp yeni anlaşmalar yapılmasını sağladı. Ancak zamanla bu yeni anlaşmaların da ABD açısından tatmin edici olmadığını ifade etti. Buna rağmen, Kanada ve Meksika son yıllarda daha doğrudan ve net bir şekilde müzakere yürüttü. Bu ülkeler Trump’ın bazı söylemlerine karşı pozisyonlarını sağlamlaştırdı. Özellikle Kanada’nın egemenliğine ilişkin söylemlere rağmen, taraflar arasında daha dengeli bir ilişki oluştuğu görülüyor.
İran’ı ne bekliyor?
Tüm bu örnekler, belirsiz ve çelişkilerle dolu Trump’ın müzakere tarzının belirgin özelliklerini ortaya koyuyor: Sert bir başlangıç, yoğun baskı, ancak müzakere masasında çoğu zaman beklenenden daha esnek bir yaklaşım.
İran’ın da bu sürece hazırlıklı ve özgüvenli bir şekilde yaklaştığı gözlemleniyor. Zayıf gibi görünen ülkeler bile, fırsatları değerlendirerek, uygun strateji ve zamanlamayla önemli kazanımlar elde edebiliyor. İran siyaset tarihinde bu tür örnekler mevcut. Örneğin, 1940’lı yıllarda Başbakan Ahmed Kavam, Sovyetler Birliği’ni Güney Azerbaycan’dan çekilmeye ikna ederken, aynı zamanda petrol imtiyazı verme taleplerini de geri çevirebilmişti.
Öte yandan, İran’ın müzakerelerin gelecek safhalarında Trump yönetiminin önceki dönemde nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu net biçimde gündeme taşıması diplomatik bir avantaj sağlayabilir. Bu adımın İran ekonomisine verdiği zararın nasıl telafi edileceği ve benzer kararların tekrarlanmaması da İran’ın devamında gündeme getirebileceği tartışma başlıkları olabilir.
Müzakerelerin erken sonuçlandırılması zor bir ihtimal gibi görünüyor. Görüşmelerin zaman zaman uzaması, hatta tıkanması da mümkün.
