• Home  
  • HÜRMÜZ’ÜN GÖLGESİNDE: SAVAŞ YENİ BİR EŞİĞE Mİ SÜRÜKLENİYOR?
- Orta Doğu - Politika - Savunma ve Stratejik Güvenlik

HÜRMÜZ’ÜN GÖLGESİNDE: SAVAŞ YENİ BİR EŞİĞE Mİ SÜRÜKLENİYOR?

7 Ekim 2023’ten sonra hızlanan bölgesel kırılmalar, 2026 itibarıyla İran merkezli gerilimi yeni ve daha açık bir evreye taşımış görünüyor. Çatışmanın kara ve hava sahalarının ötesine geçerek deniz hatları ve enerji güvenliği ekseninde derinleşmesi, Hürmüz Boğazı’nı yalnızca bölgesel değil, küresel dengeler açısından da kritik bir eşik haline getiriyor. 7 Ekim 2023’te başlayan süreç, kısa sürede […]


7 Ekim 2023’ten sonra hızlanan bölgesel kırılmalar, 2026 itibarıyla İran merkezli gerilimi yeni ve daha açık bir evreye taşımış görünüyor. Çatışmanın kara ve hava sahalarının ötesine geçerek deniz hatları ve enerji güvenliği ekseninde derinleşmesi, Hürmüz Boğazı’nı yalnızca bölgesel değil, küresel dengeler açısından da kritik bir eşik haline getiriyor.

7 Ekim 2023’te başlayan süreç, kısa sürede bölgesel dengeleri sarsan bir kırılma noktasına dönüştü. İsrail’in sert askeri karşılığı, Lübnan ve Yemen sahalarının devreye girmesi, Suriye’de rejim yapısının çökmesi ve 2025 boyunca artan doğrudan temaslar… Tüm bu gelişmeler, İran’ın yıllardır inşa ettiği etki alanını aşındırdı ve 2026 itibarıyla örtülü çatışmayı açık bir hesaplaşmaya dönüştürdü.

Bu tabloyu anlamak için Carl von Clausewitz’i hatırlamak gerekir. 19. yüzyılda yaşamış Prusyalı general, On War adlı eseriyle modern savaş teorisinin temelini atmıştır. Napolyon Savaşları’nı bizzat yaşamış olması, onun düşüncelerini teorik olmaktan çıkarıp sahaya dayalı hale getirmiştir. Clausewitz’e göre savaş, irrasyonel bir yıkım değil; devletlerin siyasi hedeflerine ulaşmak için kullandığı rasyonel bir araçtır. Bugün yaşananlar da bu çerçevede okunabilir: savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır.

ABD ve İsrail için mesele, mevcut düzeni değiştirerek yeni bir güç dengesi kurmaktır. İran için ise mesele çok daha nettir: ayakta kalmak.

Bununla birlikte sahada yeni bir gerçeklik ortaya çıkmıştır. Çatışma artık yalnızca kara ve hava unsurlarıyla sınırlı değildir. Savaşın ağırlık merkezi denize kaymaktadır. Ve bu yeni dönemin kalbi Hürmüz Boğazı’dır.

HÜRMÜZ VE YENİ STRATEJİ: ASİMETRİK BİR SIKIŞTIRMA

İran’ın son dönemde attığı adımlar, ABD’yi doğrudan kendi seçtiği coğrafyaya çekme çabasını göstermektedir. Açık denizde zayıf olan İran, dar ve kontrol edilebilir alanlarda avantaj kurmayı hedeflemektedir. Hürmüz Boğazı bu stratejinin merkezidir.

Bu bir “tuzak”tan ziyade, kontrollü bir sıkıştırmadır. Mayınlar, hızlı hücum botları, kıyıdan atılan füzeler ve insansız sistemler… İran, klasik bir donanma gücüyle değil, maliyet artıran asimetrik araçlarla denge kurmaktadır.

Önümüzdeki süreçte İran’ın yalnızca savunmada kalmayacağı açıktır. Körfez ülkelerine yönelik doğrudan ya da dolaylı saldırılar artabilir. Enerji altyapıları, limanlar ve tanker hatları hedef haline gelebilir. Bu stratejinin amacı nettir: savaşın maliyetini bölgesel ve küresel ölçekte yaymak.

HÜRMÜZ’DE KIRILMA NOKTASI: BÖLGESEL SAVAŞTAN KÜRESEL KRİZE

Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kontrol girişimi ya da askeri tırmanma, artık sınırlı bir çatışma değil; topyekûn bir savaş anlamına gelebilir.

Bu sadece İran ile ABD arasındaki bir hesaplaşma olmaz. Küresel enerji akışı doğrudan etkilenir. Petrol fiyatları hızla yükselir, tedarik zincirleri bozulur ve dünya ekonomisi ciddi bir şok yaşar.

Daha kritik olan ise bu krizin büyük güç rekabetini tetikleme potansiyelidir. Çin’in enerji bağımlılığı nedeniyle Hürmüz’deki bir kriz, Pekin’i doğrudan sürecin içine çekebilir. Böylece bölgesel bir savaş, ABD-Çin rekabetinin daha sıcak bir cephesine dönüşebilir.

Bu noktadan sonra mesele İran meselesi olmaktan çıkar; küresel düzenin yeniden şekillendiği bir kırılma anına dönüşür.

TÜRKİYE İÇİN RİSKLER VE TARİHİ FIRSATLAR

Bu tablonun Türkiye açısından anlamı son derece ciddidir.

İlk ve en somut risk ekonomiktir. Hürmüz’de yaşanacak bir kriz, enerji fiyatlarını sert şekilde yukarı çekecektir. Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı bir ülke için bu durum; enflasyon, cari açık ve büyüme üzerinde doğrudan baskı anlamına gelir.

İkinci risk güvenliktir. Irak ve Suriye hattında oluşabilecek yeni istikrarsızlık dalgaları, Türkiye’nin sınır güvenliğini zorlayabilir. Olası göç hareketleri ve güç boşlukları, Ankara’nın askeri ve siyasi yükünü artırabilir.

Ancak bu tablo yalnızca tehditlerden ibaret değildir.

Enerji krizi, Türkiye’nin jeopolitik değerini artırabilir. Avrupa’nın alternatif arayışları, Türkiye’yi enerji koridoru ve lojistik merkez olarak öne çıkarabilir. Orta Koridor projeleri ve mevcut hatlar daha kritik hale gelebilir.

Diplomatik açıdan Türkiye, hem Batı hem bölge ile konuşabilen nadir aktörlerden biri olarak öne çıkabilir. Olası bir kriz ortamında arabuluculuk rolü üstlenmesi, uluslararası ağırlığını artırabilir.

ABD-Çin rekabetinin derinleşmesi ise Türkiye için çift yönlü bir fırsat ve risk alanı yaratır. Doğru denge kurulursa ekonomik ve stratejik kazanımlar mümkündür. Ancak yanlış konumlanma, ciddi baskıları beraberinde getirebilir.

Sonuç olarak Hürmüz merkezli bir kırılma, yalnızca bir savaşın değil; küresel düzenin yeniden şekillendiği bir sürecin başlangıcı olabilir. Türkiye için mesele nettir: riskler büyüktür, ancak doğru stratejiyle bu kriz aynı zamanda tarihi bir fırsata da dönüşebilir.

Görsel Kaynağı: Javier Blas, “The US Has to Reopen the Strait of Hormuz as Soon as Possible,” Bloomberg Opinion, 3 Mart 2026. Fotoğraf: NurPhoto / Getty Images.

Dr. Kerem Gunes

Dr. Kerem Gunes

Analist

kerem.gunes@fatihglobal.org