• Home  
  • İRAN–İSRAİL ÇATIŞMASI: ÇİN VE RUSYA’NIN STRATEJİK ROLÜ
- Çatışma ve Kriz - Orta Doğu - Savunma ve Stratejik Güvenlik - Uluslararası Güvenlik

İRAN–İSRAİL ÇATIŞMASI: ÇİN VE RUSYA’NIN STRATEJİK ROLÜ

İran–İsrail çatışması artık yalnızca bölgesel bir güvenlik krizi olarak okunamaz. Savaşın seyri, ABD’nin askeri ve siyasi kapasitesini nasıl yönettiği kadar, Çin ve Rusya’nın dolaylı destek mekanizmalarıyla süreci nasıl şekillendirdiğini de görünür kılıyor. Bu tablo, büyük güç rekabetinin günümüzde çoğu zaman doğrudan cephelerde değil; enerji, teknoloji, istihbarat, silah sistemleri ve vekil aktörler üzerinden yürütüldüğünü gösteriyor. 28 […]

İran–İsrail çatışması artık yalnızca bölgesel bir güvenlik krizi olarak okunamaz. Savaşın seyri, ABD’nin askeri ve siyasi kapasitesini nasıl yönettiği kadar, Çin ve Rusya’nın dolaylı destek mekanizmalarıyla süreci nasıl şekillendirdiğini de görünür kılıyor. Bu tablo, büyük güç rekabetinin günümüzde çoğu zaman doğrudan cephelerde değil; enerji, teknoloji, istihbarat, silah sistemleri ve vekil aktörler üzerinden yürütüldüğünü gösteriyor.

28 Şubat’ta patlak veren ABD–İsrail–İran savaşı, artık yalnızca bölgesel bir çatışma değil; giderek küresel güç rekabetinin sahaya yansıdığı çok katmanlı bir mücadeleye dönüşüyor. Bugün gelinen noktada asıl soru “kim kazanıyor?” değil, bu savaşın büyük güçler tarafından nasıl yönetildiği ve hangi amaçlarla şekillendirildiği oluyor.

Bu çerçevede Çin ve Rusya, sahada doğrudan görünmeseler de sürecin en belirleyici aktörleri arasında yer alıyor. Her iki ülke de ABD ile açık bir askeri çatışmaya girmekten özellikle kaçınıyor; ancak İran üzerinden dolaylı bir etki alanı oluşturarak savaşın gidişatına müdahil oluyor. Bu durum, günümüz uluslararası sisteminde büyük güçlerin doğrudan çatışmak yerine, sınırlı riskle maksimum etki yaratmayı tercih ettiğini açık şekilde ortaya koyuyor.

Çin açısından bakıldığında bu savaşın merkezinde ideolojik bir duruş değil, enerji güvenliği bulunuyor. Çin ekonomisi büyük ölçüde dış enerjiye bağımlı ve ithal ettiği petrolün önemli bir kısmı Körfez bölgesinden geliyor. Bu nedenle Pekin için belirleyici olan, tarafların askeri başarısı değil; enerji akışının kesintisiz şekilde devam etmesi oluyor.

İran ile Çin arasındaki ekonomik ilişkiler de bu tabloyu destekliyor. Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı konumunda bulunuyor ve iki ülke arasındaki uzun vadeli stratejik anlaşmalar bu bağı daha da derinleştiriyor. Bu durum, İran’ı ekonomik olarak önemli ölçüde Çin’e bağımlı hale getirirken, Çin’e de sahada doğrudan görünmeden etkili olma imkânı sağlıyor.

Buna rağmen Çin’in yaklaşımı açık bir askeri destek şeklinde ortaya çıkmıyor. Aksine, daha dengeli ve dikkatli bir politika izleniyor. Açık tarafsızlık görüntüsü korunurken; çift kullanımlı teknolojiler, üretim ekipmanları ve çeşitli malzemeler üzerinden İran’ın direncini artıran dolaylı destek sağlanıyor. Bu yaklaşım, Çin’in hem sahadaki dengeyi etkilemesini hem de uluslararası sistemdeki konumunu korumasını mümkün kılıyor.

Çin’in stratejisi yalnızca İran’la sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda Kuzey Kore’ye de hareket alanı açıldığı görülüyor. Özellikle yaz aylarında çatışmanın daha da yoğunlaşması halinde, Kuzey Kore’nin daha görünür bir aktör haline gelmesi ihtimali güçleniyor. ABD ile Kuzey Kore arasında oluşabilecek yeni bir gerilim hattı, hem Çin hem de Rusya açısından stratejik bir avantaj anlamına geliyor. Çünkü bu durum, ABD’nin askeri ve siyasi kapasitesinin daha geniş bir alana yayılmasına ve kaynaklarının bölünmesine neden oluyor.

Rusya ise Çin’e kıyasla daha çok güvenlik ve askeri boyuta odaklanıyor. Moskova, doğrudan savaşa dahil olmaktan kaçınsa da bu çatışmayı ABD’nin dikkatini farklı bir cepheye yönlendiren önemli bir fırsat olarak değerlendiriyor. İran ile son yıllarda derinleşen askeri ilişkiler de bu yaklaşımı destekliyor.

Rusya’nın İran’a sağladığı askeri sistemler, savaş uçakları ve füze teknolojileri, sahadaki dengeyi doğrudan etkileyen unsurlar arasında yer alıyor. Bu destekler kademeli şekilde devam ederken, İran’ın operasyonel kapasitesini artıran önemli bir faktör haline geliyor.

Bunun yanı sıra Rusya da Çin gibi istihbarat ve uydu verileri üzerinden İran’a katkı sağlıyor. Özellikle hedefleme ve konum bilgileri gibi kritik veriler, sahadaki güç dengesini doğrudan etkileyen unsurlar arasında bulunuyor. Bu tür destekler, savaşın yalnızca askeri değil, aynı zamanda bilgi ve veri üzerinden de yürütüldüğünü gösteriyor.

Bu noktada dikkat çeken bir diğer önemli unsur, ABD’nin bölgede yoğun şekilde kullandığı silah stoklarının giderek azalması oluyor. Bu durum yalnızca askeri kapasite açısından değil, aynı zamanda stratejik denge açısından da önemli sonuçlar doğuruyor. Eriyen stoklar, Rusya’nın Ukrayna savaşında dolaylı bir rahatlama yaşamasına katkı sağlarken; sahada kullanılan sistemler üzerinden elde edilen veriler de Çin ve Rusya’nın ABD askeri envanteri hakkında daha fazla bilgi edinmesine imkân tanıyor.

Rusya açısından savaşın bir diğer boyutu ise kontrollü kriz anlayışı. Moskova, İran’ın tamamen çökmesini istemiyor; ancak belirli ölçüde zayıflamasının kendi lehine sonuçlar doğurabileceğini de göz önünde bulunduruyor. Enerji fiyatlarının yükselmesi Rus ekonomisine katkı sağlarken, Batı’nın dikkatinin dağılması yaptırımların etkisini görece azaltıyor. Bu nedenle Rusya, krizin tamamen sona ermesinden ziyade belirli bir seviyede devam etmesinden fayda sağlayan bir denge politikası izliyor.

Genel çerçevede bakıldığında, Çin ve Rusya’nın İran’a yaklaşımı birbirini tamamlayan iki farklı stratejiye dayanıyor. Çin; ekonomik güç, finansman ve teknoloji üzerinden sistemi ayakta tutarken, Rusya askeri kapasite, istihbarat ve güvenlik iş birliği ile sahadaki direnci güçlendiriyor.

Ortaya çıkan tablo, doğrudan savaşa girmeden de sahadaki sonucu etkileyebilen bir mekanizmanın işlediğini gösteriyor. Çin’in finansal ve teknolojik desteği ile Rusya’nın askeri ve istihbarat katkısı birleştiğinde, geniş ölçekli ve dolaylı bir etki alanı oluşuyor.

SONUÇ: SAHADAN ÇOK STRATEJİ BELİRLEYİCİ OLUYOR

Sonuç olarak İran–İsrail savaşı, sahada çatışan aktörlerin ötesinde, küresel güçlerin rekabet alanına dönüşmüş durumda. ABD aynı anda birden fazla gerilim hattını yönetmek zorunda kalırken, Çin ve Rusya bu süreci kendi stratejik hedefleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor. Kuzey Kore’nin daha görünür hale gelme ihtimali de bu çok katmanlı baskının artabileceğini gösteriyor.

Kısa vadede kesin bir kazananın ortaya çıkması zor görünüyor. Ancak uzun vadede belirleyici olanın sahadaki çatışmalar değil, bu çatışmaları yönlendiren stratejik hamleler olacağı giderek daha net anlaşılıyor.

Görsel Kaynağı: Bu analizde kullanılan görsel, The Times’ta yayımlanan “Who won and lost the Iran-US war?” başlıklı haberden alınmıştır. Kaynak: https://www.thetimes.com/world/middle-east/article/who-won-lost-iran-us-war-5h87w8rhd 

Dr. Ali Coban

Dr. Ali Coban

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı

ali.coban@fatihglobal.org