Karışan Dünyadan Fırsat Kollamak

tarafından Ali Coban

Erdoğan yönetimi, 2010 yılından itibaren Batı’nın evrensel değerlerinden kademeli olarak uzaklaşıyor. Bu süreç, hem bilinçli bir tercih hem de siyasi ve hukuki dinamiklerin sonucu olarak görülüyor. Türkiye’yi daha İslami bir yönetime dönüştürme hedefiyle yola çıkan Erdoğan, iktidarını koruma amacıyla alışılmışın dışında yöntemleri meşru hale getirdi. Tarih boyunca, belirli bir amaca ulaşmak için tüm araçları meşrulaştıran pragmatist liderlerin genelinin, sona geldiklerinde başlangıç noktalarından çok uzaklara savrulmuş olmaları oldukça ilgi çekici. Türkiye’de bu dönüşüm, Gezi Parkı protestoları, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ve 15 Temmuz darbe girişimi ile ivme kazandı. Bugün Türkiye’de Erdoğan’ın siyasi arenadaki en büyük rakibi yine kendisi. Konumunu ne kadar güçlendirse de iktidarı kaybetme endişesi azalmadı, tam tersi buna paralel şekilde arttı. AB üyesi, demokratik ve kalkınan bir Türkiye rüyasının yerini zamanla alan İslam Halifeliği kurma ya da Yeni Osmanlı vizyonu gibi söylemlerle ifade edilen siyasi projeler aldı. Ancak Erdoğan bu projelerin ciddi mali kaynaklar gerektirdiğini düşünüyor. Bu kapsamda Batı’da “yozlaşma” veya “yolsuzluk” olarak değerlendirilen bazı uygulamalar, Türkiye’de “cihat” ya da “vatanseverlik” söylemiyle meşrulaşmış durumda. Sonuç olarak, sistem geleneksel yönetim anlayışından uzaklaştıkça farklı bir yapıya evrilmekte ve Türkiye, Avrupa ile arasındaki mesafeyi giderek artırmakta.

Türkiye’de mevcut ekonomik sistem, geleneksel ekonomi politikalarına dayanmadığı gibi yüksek verimlilikten de uzak. Uygulanan yöntemler, sürdürülebilir bir ekonomik modelden ziyade belirli dönemlerde “saadet zinciri” benzeri bir yapıya evriliyor. Kamuoyu algısı ve propaganda araçlarıyla ekonomik büyüme veya yüksek likidite algısı yaratılıyor, ancak bu süreçte varlıkların reel değerleri ile piyasa değerleri arasında belirgin bir uyumsuzluk oluşuyor. Gayrimenkul, hisse senetleri ve benzeri varlıkların fiyatları, ekonomik temeller yerine yönlendirilmiş beklentiler doğrultusunda yükseliyor. Ekonominin ana aktörü, doğrudan yürütme erki ve ona bağlı kurumlar. Devlet bütçesi merkezi bir yönetim tarafından kontrol edilirken, kamu kaynakları belirli ekonomik aktörler vasıtasıyla dolaşıma sokuluyor. Kamu ihaleleri, şeffaf bir rekabet ortamından ziyade önceden belirlenmiş alıcılar üzerinden dağıtılıyor. Sonuç olarak, sermaye belli gruplar arasında yoğunlaşıyor ve Türkiye, ekonomik yapısı itibarıyla 1930’lardan bu yana en büyük servet transferlerinden birine sahne oluyor. Bu eğilim, belirli ekonomik çevrelerin devlet gücüyle sermaye birikimi sağlamasına olanak tanıyan, Rusya’daki oligark sistemine benzer bir yapı oluşturma riskini taşıyor.

2010 yılına kadar Türkiye, kurumsal yapıları ve hukuki çerçevesiyle Avrupa ile entegrasyon hedefi doğrultusunda ilerleyen bir ülke konumunda. Ancak Avrupa Birliği (AB), Türkiye’nin demokratik standartlar ve liberal kurumlar açısından yetersiz kaldığını vurguluyor. Türkiye’nin bu rotadan radikal bir şekilde sapması, Türkiye-AB ve Türkiye-ABD ilişkilerinde önemli kırılmalara neden oldu. Son 15 yılda, Türkiye-Batı ilişkilerinde beklenmedik diplomatik krizler yaşandr. Erdoğan, bu krizleri kendine özgü siyaset dili ve manevralarıyla aşmayı başarmış olsa da, ülkesini her seferinde ciddi risklerle karşı karşıya bıraktı. Örneğin, Türkiye’nin bir bakanının Hollanda’ya girişine izin verilmemesi veya ABD Başkanı Trump’ın doğrudan tehdit ve baskı yoluyla Amerikalı vatandaşları Türk hapishanelerinden çıkarması gibi olaylar, Türkiye’nin diplomatik konumunu zayıflatan gelişmelerdi. 

ABD ve Avrupa, Erdoğan yönetimiyle ilişkilerini asgari düzeyde tutmayı tercih etmekle birlikte tamamen koparmadı. Bunun temel sebeplerinden biri, Erdoğan’ın Avrupa’ya Orta Doğu kaynaklı göçü durdurma taahhüdünde bulunması. Bu süreç, ticari bir pazarlığa benzer bir zeminde yürütüldü; Brüksel, Türkiye’ye milyarlarca avro aktardı, Türkiye ise bunun karşılığında sınır güvenliğini sağlayarak düzensiz göçü engelledi. Sürecin yürütülme biçimi, diplomatik hassasiyetlerden uzak, kamuoyuna açık bir şekilde ilerledi; örneğin, Mart 2020’de AB’den fon akışı kesildiğinde, Türkiye’nin sınır kapılarını sığınmacılara açarak binlerce kişinin Yunanistan sınırına yönlendirilmesi bunun somut bir örneği olarak gösterilebilir. Erdoğan, göç akışının kontrolü konusunda finansal destek sağlanmadığı takdirde Avrupa üzerindeki baskıyı artıracağını defalarca açıkça dile getirdi. Bu noktada asıl mesele göç politikası değil, dış politikanın içeride kurulan ekonomik ve siyasi sistemin bir aracı haline gelmesidir. Türkiye’nin diplomatik hamleleri, giderek iç siyasi ve ekonomik yapının sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla şekilleniyor.

İFLASIN EŞİĞİNDE BİR EKONOMİK MODEL

Türkiye’nin mevcut ekonomik sistemi, 2023 yılına kadar çeşitli dalgalanmalarla ayakta kalmayı başardı, bu süreçte rejimin paydaşları ve destekçileri çeşitli mali teşviklerle korundu. Ancak 2023 yılı itibarıyla ekonomik göstergeler ciddi bir krize işaret etmeye başladığı gibi aynı zamanda siyasi iktidarın halk desteğinde de belirgin bir gerileme yaşandı. 2024 yerel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), uzun yıllar sonra ilk kez seçim yenilgisi alarak iktidarının kırılganlığını gözler önüne serdi. Erdoğan yönetimi, ekonomik daralmanın sinyallerini daha erken fark etti ve 2020’den itibaren daha önce sert eleştiriler yönelttiği petrol zengini Arap ülkeleri, Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini güçlendirmeye çalıştı. Hedefi, hibe, borç veya doğrudan yatırım gibi her türlü finansal kaynağa ulaşmaktı. Ancak sağlanan fonlar, Türkiye’nin finansal açığını kapatmak için yetersiz kaldı, Batılı finans piyasalarına erişim ihtiyacı devam belirgin oldu. Körfez ülkeleri dahi Türkiye’ye finansal destek sağlamak için Batı’dan referans talep etti.

Bu bağlamda Erdoğan, ekonomik sürdürülebilirliği sağlamak adına daha önce siyasi olarak mesafeli durduğu ülkelerle ilişkileri normalleştirme adımları attı. Geçmişte diplomatik gerilimler yaşadığı Mısır Devlet Başkanı Sisi ile yakınlaştı, Yunanistan ile diyaloğu artırdı ve Suriye yönetimiyle uzlaşma sinyalleri vermeye başladı. Ayrıca, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile doğrudan temaslar kurarak ekonomik ilişkileri canlandırmaya çalıştı. Ancak bu hamleler, ekonomik darboğazı tamamen aşmaya yetmedi. Yeni Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in reform politikaları Batılı finans çevrelerinin Türkiye’ye yönelik kredi musluklarını açmasını sağlasa da, bu krediler yüksek faiz oranlarıyla verildiği için Türkiye’nin borçlanma maliyetini artırdı.

Türkiye’nin ekonomik modeli, sürdürülebilir büyüme yerine kısa vadeli finansal tedbirlerle ayakta tutulmaya çalışılıyor. Geçtiğimiz yıllarda Kur Korumalı Mevduat gibi politikalar ve sıcak para akışı, Türkiye’nin mevcut birikimlerini hızla eritti. Aslında temel sorun ekonominin verimsizliğinde yatıyordu. Sistem geniş kesimlere karşılıksız mali kaynaklar ve zenginlik dağıtmaya odaklanmış, ancak bu kaynaklar büyük ölçüde ithalata yönlendirilmişti. Üretim kapasitesi artırılmadan tüketimin teşvik edilmesi ise sistemin sürdürülebilirliğini zorlaştırdı.

2010 öncesinde Türkiye ekonomisi belirli ölçüde üretim kapasitesine sahipken, 2010 sonrası dönemde uygulanan ekonomi politikaları bu dinamikleri zayıflattı. Serbest piyasa mekanizmalarının yerini giderek devlet kontrolü aldı, ekonominin kendiliğinden işleyen arz-talep dengesi yerine, devlet eliyle yönlendirilen bir yapı oluşturuldu. Ekonomik kaynakların belirli iş çevrelerine ve sınırlı sayıdaki sermaye grubuna aktarılması, üretim kapasitesinde ciddi daralmaya yol açtı.

Buna ek olarak, 2015 sonrası dönemde binlerce esnaf ve iş insanının ekonomiden dışlanması ve mal varlıklarına el konulması, ekonomik sermaye dağılımını olumsuz yönde etkiledi. Devletin el koyduğu milyar dolarlık işletmeler yoluyla sermaye transferi yapılmaya çalışılmış olsa da, bu uygulamalar uzun vadede girişimci ruhun zayıflamasına neden oldu. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından pek çok girişimci yurt dışına göç etti ya da iç piyasada yatırım yapmaktan kaçındı.

Eğer Türkiye, 2010 sonrası ekonomi politikalarına yönelmek yerine AKP’nin ilk yıllarında uyguladığı piyasa odaklı modeli sürdürmüş olsaydı, ihracat hacminin günümüzdeki 262 milyar dolar seviyesinin en az iki katına ulaşması muhtemel olabilirdi. Ancak mevcut ekonomik model, üretimden ziyade sermayeyi belirli gruplar arasında dolaşıma sokmaya dayalı bir yapıya dönüşerek uzun vadede ekonomik büyümenin önündeki en büyük engellerden biri haline geldi.

İlgili Yazılar Özel Metin

Fatih Global, politika, diplomasi, toplum ve ekonomi üzerine derinlemesine analizler ve köşe yazıları sunar. Türkiye’nin hem iç politikasını hem de dış ilişkilerini ele alarak, ülkenin stratejik önemini vurgularken, aynı zamanda küresel meseleleri de kapsamlı bir şekilde işler. Ana odak noktamız Türkiye olmakla birlikte, uluslararası ilişkilere geniş bir bakış açısı sunmayı hedefliyoruz.

Bizi Takip Edin!

Are you sure want to unlock this post?
Unlock left : 0
Are you sure want to cancel subscription?
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00