Erdoğan’ın Dış Politika İkilemi: Değişmeden Batı ile İttifak Arayışı

tarafından Ali Coban

Erdoğan hükümetinin iç ve dış politikadaki stratejik tercihleri, hem Türkiye’nin geleceğini hem de Batı ile olan ilişkilerini derinden şekillendirmekte. Erdoğan, içeride otoriter “tek adam rejimi”ni sürdürürken, aynı zamanda Batı ile ilişkilerini düzeltmeyi hedefliyor. Ancak bu yaklaşım, iç politikadaki otoriter eğilimler ile dış politikadaki pragmatik hesapların çeliştiği karmaşık bir denge yaratmakta. Doğu tarzı siyaset konusunda kurnaz ve usta bir lider olduğunu defalarca kanıtlayan Erdoğan, Türkiye’nin jeopolitik önemini bir pazarlık unsuru olarak kullanarak, iç politikadaki otoriter ve riskli adımlarına Batı’dan onay beklemekte. Aslında bu durum, Türk siyasetinde yeni bir strateji olmaktan ziyade, geçmişte de sıklıkla başvurulan bir yöntemdir; Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel gibi liderler de demokrasi ve ekonomideki başarısızlıklarını, Batı’ya sundukları güvenlik temelli iş birlikleri ile telafi etmeye çalışmışlardı.

İçeride Otoriter Eğilimler Artıyor

Erdoğan yönetimi, insan hakları, demokratikleşme, hesap verebilirlik ve şeffaflık gibi temel değerlerde reform yapmaktan kaçınarak rejimin otoriter yapısını koruma stratejisini sürdürüyor. Özellikle Kürtler ve Gülen Cemaati gibi muhalif gruplara yönelik baskıcı politikalar, toplumsal huzursuzluğu artırırken, Türkiye’nin uluslararası alandaki demokrasi imajını ciddi şekilde zedeliyor. Cezaevlerinde 350 bini aşan tutuklu ve hükümlü sayısı, yargı sistemini zorlamakta ve siyasi tutuklular için yer açma adına adi suçlulara daha hafif cezalar verilmesine, hatta kısa sürede tahliye olmalarına, neden olmakta. Bu durum, içeride toplumsal kutuplaşmayı derinleştirirken, Avrupa Birliği ile ilişkileri de olumsuz etkiliyor. AB üyelik süreci fiilen durduruldu ve Türkiye’nin AB standartlarını karşılamaktan uzak olduğu bir çok defa açıkça ifade edildi. Bununla birlikte, ekonomik kriz Türkiye’nin Batı’ya olan bağımlılığını gün geçtikçe daha da artırıyor. Düşen üretkenlik ve derinleşen mali sorunlar, dış yatırıma ve ucuz krediye duyulan ihtiyacı belirginleştirdi. Erdoğan yönetimi, bir yandan otoriter yapısını korurken, diğer yandan Batı’dan ekonomik destek almak için sık sık işbirliği mesajları vermekte. Ancak, mevcut koşullar altında, Türkiye’nin demokratik normlardan uzaklaşması, Batı ile anlamlı bir ilişki geliştirme çabalarını zorlaştırıyor.

Erdoğan, birbiriyle çelişen iki temel ihtiyacını dengelemeye çalışıyor: içeride otoriter rejimini daha da güçlendirmek ve dışarıda Batı’ya stratejik bir ortak olarak güven vermek. Bu bağlamda, Batı’ya, özellikle Rusya ve İran karşısında destek sunmaya hazır olduğu mesajını iletmekte. Uluslararası sistemin çok kutuplu bir yapıya doğru evrildiği bu süreç, Erdoğan’ın bu stratejik yaklaşımını kolaylaştırmış görünüyor. Ancak, Erdoğan bu desteği açık garantiler ve ekonomik teşvikler karşılığında sunmayı istiyor, ve ödün vermeksizin somut avantajlar elde etmeyi amaçlıyor. Özellikle ABD’de pragmatist bir lider olan Trump’ın başkanlığı, Erdoğan’ın bu stratejisini daha rahat bir şekilde yürütmesine zemin hazırlayacaktır.

Erdoğan, uluslararası alandaki meşruiyetini güçlendirmek adına, iç politikada Kürt sorununa yönelik sembolik adımlar atmayı düşünebilir. Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması veya genel af gibi hamleler, Türkiye’nin uluslararası vitrinini iyileştirmek için bir araç olarak kullanılabilir. Londra’dan gelen tavsiyeler doğrultusunda bu tür politik manevralara girişen Erdoğan, hem iç politikadaki otoritesini sağlamlaştırmaya hem de Batı ile ilişkilerini yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Bu sürecin temel hedefi, Türkiye’ye ucuz kredi bulmak ve dış yatırım akışını hızlandırarak ekonomik krizin etkilerini hafifletmek. Ekonomide toparlanmanın ardından, erken seçimlere gidilerek Erdoğan 2030’a kadar iktidarını garanti altına almayı planlıyor.

İsrail ile İlişkiler: Retorik ve Gerçeklik Arasındaki Çelişki

Recep Tayyip Erdoğan, kamuoyu önünde İsrail’e yönelik sert söylemler kullanırken, perde arkasında Türkiye-İsrail ilişkilerini yakın tutmaya devam etti. Mavi Marmara olayında, İsrail’e karşı sert açıklamalar yaparak siyasi kazanımlar elde eden Erdoğan, oyun bitip perde kapanırken İsrail’in koşullarını kabul etti. Bu durum, hükümetin dış politikadaki tutarsızlığını ve aynı zamanda pragmatizmini gözler önüne serdi. Aynı şekilde, Gazze’deki orantısız operasyonlara rağmen Türkiye-İsrail ticari ilişkileri tarihi zirvesine ulaştı ve kamuoyunda iktidar tabanından dahi geniş tepkilere yol açtı. Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi gibi muhalefet partileri, hükümetin İsrail ile devam eden ticari ilişkilerini sık sık gündeme taşıdı. Bu süreçte, ticari faaliyetler Filistin üzerinden yapılan ihracatlar aracılığıyla sürdürülerek kamuoyunun tepkisi hafifletilmeye çalışıldı. Özellikle Türkiye’den çıkan demir ve çelik yüklü gemilerin varış noktalarının değiştirilmesi gibi yöntemler, hükümetin ekonomik çıkarlarını ön planda tuttuğunu gösterdi.

Erdoğan, İsrail ve Batı karşıtı söylemleri yoğun bir şekilde kullanarak hem yerel hem de bölgesel desteğini artırmayı hedefledi. Bu politika, Batı kamuoyunda sert eleştiriler alsa da Orta Doğu’da Erdoğan’a popülarite kazandırdı. Batı’daki hükümetler, Erdoğan’ın çift yönlü politikasına aşina olsa da, kamuoyunun ve baskı gruplarının etkisi bu dengeyi zaman zaman zorlaştırdı. Özellikle ABD Kongresi, Erdoğan’ın alışılmadık siyasetine uyum sağlamakta güçlük çekerken, Avrupa’daki medya organları Erdoğan’ı “diktatör” veya “tiran” olarak nitelendirdi. Buna rağmen, Avrupa hükümetleri stratejik ve ekonomik nedenlerle Erdoğan yönetimine dolaylı destek sağlamaya devam etti. Bu durum, Erdoğan’ın hem içeride hem de dışarıda çelişkili politikalarının sürdürülebilirliğini ortaya koyuyor.

Trump: Türkiye İçin Yeni Bir Başlangıç mı?

Ankara, Donald Trump’ın pragmatik iş insanı yaklaşımı ile Batı-Türkiye ilişkilerini yeniden inşa edebileceğine dair büyük bir beklenti taşıyor. Erdoğan, jeopolitik konumunu ve sunduğu stratejik hizmetleri takas malzemesi olarak kullanarak ABD’den daha fazla ekonomik destek ve uluslararası meşruiyet bekliyor. Türkiye’nin jeopolitik öneminin, ABD ve Avrupa’yı Erdoğan’ın taleplerini karşılamaya yönelteceği öngörülüyor. 2015’ten itibaren Erdoğan’ın en güçlü kozlarından biri, Avrupa’ya yönelen göç akınını Türkiye sınırlarında durdurma politikasıydı. Bu hizmet karşılığında milyarlarca dolar destek alan Erdoğan, şimdi bu stratejik işbirliğini yeni alanlarla genişletmeyi hedefliyor. Ancak, Erdoğan’ın iç ve dış politikadaki kırılganlıkları, bu beklentilerin gerçekleşmesini zorlaştırabilir.

Erdoğan’ın 2015’teki göreli gücüne kıyasla, iktidarının popüler desteği ciddi şekilde aşınmış durumda. Özellikle Suriye’deki karmaşık ve riskli ilişkiler ağı, Türkiye’nin dış politikada manevra alanını daraltıyor. Rusya ve İran gibi bölgesel aktörlerle olan ilişkiler, Suriye bağlamında yaşanan gerilimlerle daha da tehlikeli bir noktaya geldi. Rusya ve İran, Erdoğan’ın politikalarını bir ihanet olarak değerlendirebilir ve bunun karşılığını almak isteyebilir. Aynı şekilde, İsrail ile sürdürülebilir olmayan politikalar da Erdoğan için önemli bir sorun teşkil ediyor. Tüm bunların yanı sıra, Erdoğan’ın Suriye’deki müdahalesi, zafer retoriği ile başlatılmış olsa da derinleşen bir bataklık olarak Türkiye’nin karşısına çıkıyor. Bu durum, hem bölgesel hem de uluslararası arenada Erdoğan yönetimini daha kırılgan bir konuma itiyor.

İlgili Yazılar Özel Metin

Fatih Global, politika, diplomasi, toplum ve ekonomi üzerine derinlemesine analizler ve köşe yazıları sunar. Türkiye’nin hem iç politikasını hem de dış ilişkilerini ele alarak, ülkenin stratejik önemini vurgularken, aynı zamanda küresel meseleleri de kapsamlı bir şekilde işler. Ana odak noktamız Türkiye olmakla birlikte, uluslararası ilişkilere geniş bir bakış açısı sunmayı hedefliyoruz.

Bizi Takip Edin!

Are you sure want to unlock this post?
Unlock left : 0
Are you sure want to cancel subscription?
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00