Avrupa’nın demografik geleceği üzerindeki kara bulutlar giderek yoğunlaşıyor. Almanya, Avusturya ve Estonya’nın da Avrupa Birliği’nin “ultra düşük doğurganlık” grubuna katılması, kıtanın demografik krizinin daha da derinleştiğini gösteriyor. Resmi verilere göre, 2023 yılında Almanya’da doğurganlık oranı kadın başına 1,35 çocuğa gerileyerek Birleşmiş Milletler’in “ultra düşük doğurganlık sınırı” olarak belirlediği 1,4’ün altına indi. Bu kritik eşik, doğum oranlarının tekrar yükseltilmesinin hem daha zor hem de daha uzun vadeli çözümler gerektirdiğini ortaya koyuyor. Üstelik, ortalama yaşam süresinin zirveye yaklaşması, nüfusun sürdürülebilirliğini yalnızca göç yoluyla koruma ihtiyacını artırıyor.
Avrupa Birliği’nin en kalabalık ülkesi olan Almanya, artık doğurganlık oranlarının 1,4’ün altına düştüğü İspanya, Yunanistan ve İtalya gibi dokuz ülkeyle aynı kategoride yer alıyor. Avusturya’nın doğum oranı, 2022’de kadın başına 1,41 çocukken, 2023’te 1,32’ye gerileyerek daha keskin bir düşüş yaşadı. Estonya ise 1,31 ile Avrupa’daki en düşük doğum oranlarından birine sahip oldu. Bu düşüşler, Avrupa genelinde nüfus koruma eşik seviyesi olan kadın başına 2,1 çocuk oranından çok uzakta olunduğunu ortaya koyuyor.
Uzmanlar, çocuk sahibi olma eğilimlerinin 30’lu yaşlara ertelendiğine dikkat çekerek, bu gecikmenin bireylerin biyolojik sınırlılıkarı nedeniyle planladıkları sayıda çocuk sahibi olma olasılığını azalttığını vurguluyor. Özellikle 30’lu yaşlarda evlenen ya da çocuk sahibi olan bireyler, genellikle tek çocukla yetiniyor ve ikinci çocuk fikrine sıcak bakmıyor. OECD Üst Düzey Ekonomisti Willem Adema, ebeveynlikteki bu gecikmenin Avrupa genelinde doğurganlık oranlarındaki düşüşü derinleştiren temel etkenlerden biri olduğunu belirtiyor.
Bu durum yalnızca Avrupa Birliği ülkeleriyle sınırlı kalmayıp, tüm Avrupa’da düşük doğurganlık oranlarının yaygın bir kriz haline geldiğini gösteriyor. Düşük doğum oranlarının iktisadi ve sosyal etkileri giderek daha belirgin hale geliyor. Çalışma çağındaki nüfusun göç olmadan azalması, kamu maliyesine ciddi bir yük bindirebilir ve ekonomik büyüme oranlarını yavaşlatabilir. Özellikle sosyal güvenlik sistemleri ve emeklilik ödemeleri, bu demografik değişimle birlikte sürdürülebilirlik riskleriyle karşı karşıya kalabilir.
Doğurganlık oranlarındaki düşüş, yaşam tarzındaki değişimler, ekonomik zorluklar ve diğer sosyo-ekonomik faktörlerle doğrudan ilişkilendiriliyor. Uzun süren eğitim süreçleri ve ekonomik baskılar, kadınların evlilik ve aile kurma yaşını ileriye taşıyor. Bu gecikme, çocuk sahibi olma isteğini azaltırken, ilk doğum yaşını da erteleyerek doğum oranlarının düşmesine yol açıyor. Özellikle, doğum yaşı arttıkça çocuk sayısının azalması dikkat çekici bir eğilim haline gelmiş durumda. 2023 yılı itibarıyla Avrupa’da ortalama ilk doğum yaşı 31,1’e yükselirken, Almanya’da bu oran 31,4; İspanya, İtalya ve İrlanda’da ise 32’nin üzerine çıkmış durumda. Bu trendin devam ettiğine işaret eden veriler, doğum yaşının gelecekte daha da artabileceğini gösteriyor.
Doğurganlık oranlarındaki düşüş, yalnızca geleneksel olarak düşük doğurganlık seviyelerine sahip ülkelerle sınırlı bir olgu değildir. Finlandiya’da, 2023 yılında doğurganlık oranının kadın başına 1,26’ya düşmesi, kayıtların tutulmaya başlandığı 1776’dan bu yana en düşük seviye olarak kaydedildi. Fransa’da ise 2022 yılında kadın başına 1,79 olan doğurganlık oranı, 2023 yılında 1,67’ye geriledi. Buna rağmen Fransa, Avrupa Birliği’nde en yüksek doğurganlık oranına sahip ülke olma konumunu sürdürüyor. Bu tablo, Fransa’nın demografik yapısındaki farklı unsurların, özellikle göçmen nüfusunun, bu yüksekliği korumada belirleyici bir rol oynadığını düşündürüyor. Ayrıca, Fransa’nın doğurganlık oranının Türkiye’nin üzerinde olması, bu bağlamda dikkat çekici bir karşılaştırma da sunuyor.
Avrupa’nın en düşük doğurganlık oranlarına sahip ülkeleri arasında yer alan İspanya ve İtalya’da durum, giderek daha kritik bir hal alıyor. Göçmen dostu politikaların eksikliği, bu ülkelerin yerel nüfustaki doğum oranlarının azalmasıyla birlikte değerlendirildiğinde bu devletlerin yakın gelecekte kritik bir demografik krizle karşı karşıya kalması bekleniyor. 2023 yılı itibarıyla İspanya’nın doğum oranı kadın başına 1,12’ye düşerken, İtalya’da bu oran 1,2 seviyesine geriledi. Bu rakamlar, doğurganlık oranlarındaki azalışın yalnızca demografik bir mesele değil, aynı zamanda uzun vadeli sosyal ve ekonomik sonuçları olabilecek ciddi bir sorun olduğunu ortaya koymakta.
Uzmanlar, düşük doğum oranlarının arkasında çok yönlü nedenlerin bulunduğunu vurguluyor. Ekonomik ve siyasi belirsizlikler, özellikle iş güvencesizliği, enflasyon ve Rusya-Ukrayna savaşıgibi faktörler, bireylerin çocuk sahibi olma kararlarını doğrudan etkiliyor. İnsanlık, tarihinin en büyük refah dönemlerinden birinde yaşasa da, bireylerin algıladığı zenginlik ile gerçek zenginlik arasında ciddi bir uçurum bulunuyor. Günümüz insanları, aşırı kaygılarla çevrili bir yaşam sürdürmekte ve geleceğe dair güven eksikliği hissediyor. Bu güven eksikliğinin temelinde, günlük hayatın “normal” kabul edilen unsurlarına bağlı çok sayıda parametrenin varlığı yatıyor. Örneğin, internetin kesilmesi gibi hayati olmayan işlevlerin bile kaygı kaynağı haline gelmesi, bireyleri çocuk sahibi olma kararını ertelemeye ya da tamamen vazgeçmeye yönlendirebiliyor.
Financial Times’da Valentina Romei, kaleme aldığı bir yazısında doğum oranlarındaki bu düşüşün Avrupa hükümetleri için büyük bir meydan okuma oluşturduğunu ve daha güçlü aile dostu politikaların gerekliliğini vurguluyor. Makalede adı geçen uzmanlar arasında yer alan Uluslararası Nüfus Bilimleri Birliği’nin (IUSSP) araştırmacılarından Guangyu Zhang, çoğu bireyin daha büyük aileler kurmak istediğini, ancak mevcut ekonomik ve sosyal koşulların bu arzuları kısıtladığını belirtiyor. Zhang, kadınların ve erkeklerin arzuladıkları çocuk sayısına ulaşmalarını sağlayacak cinsiyete duyarlı politika önlemlerinin gerekliliğini savunuyor.
Avrupa’daki doğurganlık oranlarının düşüşü, kıtanın demografik yapısını ve gelecekteki ekonomik dinamiklerini önemli ölçüde şekillendirecek gibi görünüyor. Doğurganlık oranlarını artırmaya yönelik politika önerilerinin hayata geçirilmesi, hükümetlerin öncelikli konuları arasında yer alıyor. Bu politikaların, hem bireylerin çocuk sahibi olma kararlarını desteklemesi hem de ekonomik belirsizlikleri azaltmaya yönelik olması bekleniyor. Ancak, doğurganlık oranlarındaki düşüşün önüne geçmek, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal faktörlerin de ele alınmasını gerektiren karmaşık bir süreç olarak karşımıza çıkıyor.